Bir İletişim Biçimi Olarak Kıskançlık

Mayıs 30th, 2007

Bazı insanlar iletişim kurmakta güçlük çekerler. İletişimsiz yaşanamayacağı için de kurulamayan iletişimin yerine birşeyler koymak gerekir. İşte bu bazen kıskançlık olur. Bazı insanlar kıskançlık üzerinden iletişirler.

Kıskançlığın özünde kıskanan kişinin karşı tarafın zihnindeki değerini görme çabası vardır. Üzerinde ikiden fazla canlının yaşadığı bir gezegende bulunduğumuzu unutarak kıskanan kişi, kendi varlığını kıskandığı insanın varlığında yaşar.

Konunun biraz derinine inerseniz şaşkınlıkla görürsünüz ki kıskançlığa konu olan nesne ya da canlı genelde önemli değildir. Önemli olan kıskançlık sürecinin nasıl yaşandığı, kişilere ne gibi gizli faydalar sağladığı, sürekli şikayetçi görünen kıskanılan kişinin bu durumu sürdürmekten sağladığı manevi menfaatlerdir. Bunlar herkesi şaşırtmaya yetebilir.

Sürekli kıskançlık yapan kişinin davranışlarında bir mantık silsilesi aramak yerine gerçekte bununla size ne anlatmaya çalıştığına yönelirseniz daha sağlıklı bir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. Tam tersi, siz ısrarla kıskançlık yapan biriyseniz, bununla karşınızdakine ne anlatmaya çalıştığınızı oturup düşünmelisiniz. Bilinçdışınız birşeylere isyan ediyor ve bu kıskançlık olarak günyüzüne çıkıyor.

Bunun bir kanıtı da kıskanılan nesne ya da canlının ortadan kalkmasına rağmen aynı frekanstaki rahatsızlığın devam ettiğinin açıkça görülmesidir.

Sözün özü, olayların içinden göründüğü haliyle problemleri çözmeye çalışmak bizi daha da derinlere itecektir. Kelimelere sözlükten bakmayı bir yana bırakıp onların tek tek herkes için ne anlama geldiğini araştırmak bizi daima daha sağlıklı yarınlara götürür ve şu kısa hayatı daha dolu yaşamamızı sağlar.

Sürekli Bir Dakika Sonrasını Beklemek

Mayıs 28th, 2007

Bu başlık geliştirilebilir, varyasyonları üretilebilir. Mesela sürekli geleceği beklemek, sürekli bir hafta sonrasını beklemek, sürekli bir gün sonrasını beklemek.

Bir çay içerken tadını almak yerine çayın bitmesini ve bir sonraki çaya geçmeyi beklemek. Yemek yerken bitirmeyi beklemek, öpüşürken sevişmeyi beklemek, kitap okurken sonunu beklemek.

Her geçen gün daha da sonuç odaklı bir hal alıyoruz. Sonuç odaklı olmak o kadar kötü birşey değil ancak süreçleri bir kenara atmak yaşama zevkini de bir kenara atmak demek.

Aslında bu düpedüz bitse de gitsek, bir an evvel ölsek de kurtulsak şu yaşamdan demek gibi bir şey. İnsanı çileden çıkaran noktası da tam olarak burası zaten.

İnsan başı ağrıdığında bunun bir an evvel bitmesini ister bu çok doğal, sağlıksız bir yönü de yok. Ancak her bekleyiş sağlıklı olmayı beklemek gibi değil.

İnsan sürekli içinde bulunduğu dönemin sonlanmasını bekleyerek aslında hiçbir zaman yaşamamaya çabalıyor.

Şüpheleri Gerçek Kılmak İçin Harcanan Çabalar

Mayıs 26th, 2007

Kişinin kendisini sabote etmesi, kendi yıkımını hazırlaması açısından hatırı sayılır çabalardır.

Örneğin bir dersten asla geçemeyeceğini düşünen birinin o dersten geçmek için bir çaba göstermemesi bu alanda sık rastlanan örneklerden biridir.

Toplum içinde dışlandığından şüphelenen birinin herkese ters ve soğuk davranarak bunu garanti altına alması da örnek olarak gösterilebilir.

Sevgilinizin sizi sevmediğini düşünüp onun karşısında itici olabilmek için elinizden geleni yapıyorsanız bilin ki sebebi şüphelerinizi gerçek kılmak için elinizden geleni yapıyor oluşunuzdur.

Kişinin kendi kendini yıkmak isteyişinin tarihi kısa değil. Uzun bir zaman hem kişiler hem de toplumlar kendilerini yıkıcı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Tam bir fenomen.

Elbette ben yine pratik davranarak zaten kısa olan hayatımızı çekilmez bir konser, sıkıcı bir parti haline getirmemek için zaman kazandıracak, bir an evvel şuur açacak cümleleri kurmaya çalışmak derdindeyim. Bu nedenle sepebler üzerinde durmak istemiyorum. Böyle davranışların birçok sebebi olabilir. Bu merakı gidermek ve bunlardan kurtulmak için en doğru yol psikologlara danışmak olacaktır.

Ezbere Yaşamak

Mayıs 26th, 2007

Hayatta bizleri depresyona, huzursuzluğa, seçeneklerimiz yokmuş gibi davranmaya yönelten ve iyiden iyiye bunaltan şeylerden biri de hayatı ezbere yaşamaktır.

Ezbere yaşadığımız birçok alan var ve bunların hepsinden bir kerede bahsetmek imkansız. Bunlardan aklıma ilk gelen ikili ilişkilerdeki ezber lenmiş davranışlar.

Erkeğin kadını araması, ilk hamleyi erkeğin yapması, erkeğin kadını evinden alıp biryerlere götürmesi, erkeğin toplum karşısında bir dizi davranışla kadının acizliğini teyid etmesi gibi eylemler ezberlenmişler arasında sayılabilir.

Her mevsim yeni üst baş almak üzere alışverişe çıkma mecburiyeti, tatilleri mutlaka deniz kıyılarında yapma mecburiyeti, oturulan evin banyosunu mutlaka yenibaştan yaptırma mecburiyeti aklıma gelen diğer ezbere davranışlar.

Ezbere yaşamanın bir başka örneğini kişilere boş zamanlarını nasıl geçirdikleri sorulduğunda verilen cevaplardan anlayabiliriz. Genelde çoğunluk “kitap okurum, müzik dinlerim” der. Bunun çoğunlukla doğru olmadığını biliriz ama mesele o değil. Mesele bunların ezberden dökülen kelimeler olması. Yani bir insan boş zamanlarında kitap okur, müzik dinler; kişi bunu ezberlemiştir ve sorulduğunda bunu söylemektedir.

Ezber yaşamlar, ezber algılama biçimleri medya tarafından da desteklenir ve pekiştirilir. Örneğin medya satanistlere, clubberlara, annelere, solculara, manik depresiflere, vb. ye dair haber yaptığında öyle bir anlatım tarzı kullanır ki zannedersin anlatılan türde insanların ait oldukları tek grup bu, bir kere bu sıfatlardan birine ait biri hayatında başka bir şey bulunduramaz ve yaşayamaz.

Ezbere yaşamak aynı zamanda kişinin kendisi dışındaki kişi ve kurumlara sorumluluk yüklemesini kolaylaştırır. Mesela her eczacının farmakolojiyi acayip iyi bildiğini düşünmek, muhasebecinizin asla hata yapmayacağı ön kabuluyle yaşamak, bir hemşirenin önündeki ilaç kutularını karıştırmayacağını düşünmek, havada giden bir uçağı kullanan pilotun hiç hata yapmayacağını varsaymak bu tür ezbere yaşam ve kabullenme biçimleri olarak üzerimize düşen sorumluluğu hafifletir, başkalarına teslimiyetimizi kolaylaştırır.

Elbette bazı davranışları, gelişmeleri ön kabul olarak bekliyor olmamız hunharca eleştirilmemeli ama yine de ezbere yaşanan bir hayatın getirdiği sıkıntılar söz konusu olduğunda hayatın farklı yönleri ve değişik gerçeklerinin varlığı da mutlaka hatırlanmalıdır.

Tipik Bir Psikoterapi Seansı Nasıl Geçer?

Mayıs 21st, 2007

Bir psikoterapi seansı için tipik sıfatını kullanmak biraz yanlış çünkü herkes birbirine hem benzer hem de apayrıdır o yüzden bir kişinin psikoterapi seansı her zaman bir diğerininki gibi olmaz. Hatta çoğu kez farklıdır. Ama yine de herhangi bir terapi seansından bahsetmek, kısaca özetlemek, konuyu merak edenler açısından merak giderici olabilir. Kişinin aklından geçen soru ise aşağı yukarı başlıkta yazdığım gibi olacaktır.

Eğer sıklıkla uygulandığı gibi haftada bir görüşme yapılan bir psikoterapi süreci uygulanıyorsa bazen seans yaşanan bir haftanın irdelenmesi üzerine gerçekleşebilir. Bazen de danışan kişi bir rüyasını ya da özel bir hatırasını ya da özellikle dikkatini çeken ve üzerinde durmak istediği bir olayı masaya yatırabilir.

Burada danışan kişinin terapinin hangi evresinde olduğu da büyük önem taşır. İlk aylar genelde insan zihninin, bilinçaltının garipliklerine, savunma mekanizmalarının yarattığı tuhaf sonuçlara ve kişinin kendisini inkar etmesi sürecine alışmakla geçer.

Sonraki aylarda ise kendi davranışlarını, akıl yürütüş biçimlerini, bilinçaltından gelen mesajları, bunların davranışlarına yansıyış biçimlerine iyi kötü tanımaya başlayan danışan kendi psikoterapisinin ve dolayısıyla kendi yaşamının kontrolunu biraz daha ele almış olur.

Yakın Arkadaşlarınız Terapistinizin Yerini Tutar Mı? başlıklı yazımda da değindiğim gibi psikoterapist danışan kişinin kendi kendisini içine soktuğu çıkmazları görebilmesi için oradadır. Bu nedenle de aslında her psikoterapi seansı danışan kişinin bilincini artırmak ve kendi hayatına daha objektif gözlerle bakarak kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesini sağlamakla geçer. Ta ki kişi hayatını kendi tercihlerine göre yaşadığını, özgür olduğunu anlayana ve çevresinde değiştirebileceği etkenlerin sınırlı olduğunu anlayana dek.

Psikanaliz içeren bir psikoterapi seansı yapılıyorsa konu daha çok kişinin geçmiş yaşantısından bahsetmesi üzerinde yoğunlaşır. Burada, sanılanın aksine amaç kişinin geçmiş yaşamı içindeki açmazları, çıkmazları keşfetmek ve çözmekten ziyade kişinin kendi geçmişine nasıl baktığını anlamak, geçmişte gerçekleşip gerçekleşmediği bulanık olan birçok detayın kişinin hafızasında nasıl yer ettiğini anlamak ve kişinin geçmişi serbest bırakmasını sağlamaktır.

Geçmişi serbest bırakmak derken söylemek istediğim şey şu: Danışan kişi genelde çevresindeki insanları değiştirmeye çalışır. Psikoterapistten içinde bulunduğu koşulları değiştirmesini bekler. Zamanla danışan kişi psikoterapistten geçmişi değiştirmesini istediğini de farkedebilir. Bir başka açıdan bakarsak, kişi, “geçmişim değişmedikçe ben de değişmeyeceğim” düşüncesiyle kendi kişisel gelişmini kendi kendine engellediğini farketmelidir.

Uzun lafın kısası, psikoterapi seansı kişinin tarafsız bir göz ve kulak eşliğinde kendini tanıması ve arzuladığı değişimleri gerçekleştirmesi, bazen de ihtiyacı olmadığı halde ihtiyaç duyduğunu sandığı şeylerin gereksizliğini idrak etmesi üzerine kullanılan bir zaman dilimidir.

Tabii ki tek bir yazıya sığdırılarak anlatılabilecek birşey değildir.

Güzel Bir Haftaya Başlamak

Mayıs 21st, 2007

Büyük ölçüde elinizde olan birşeydir.

Bütün yapmanız gereken zihninizden tarifleri ve tanımları mümkün olabildiğince silmek. Şöyle ki; ödememiz gereken faturalar, bitirmemiz gereken işler ve daha birçok sorumluluğumuz, bunları gerçekleştirmediğimiz takdirde olacaklarla zihnimizi kurcalar, sinirlerimizi bozar.

Bir an için gözlerinizi kapatın ve bu hafta yapmanız gereken hiçbir şeyi yapmadığınızı ya da yapamadığınızı hayal edin. Neler olabilir? Ödemediğiniz faturalar nedeniyle mahkemeye verilebilirsiniz (acaba?), bitirmediğiniz işler nedeniyle ciddi biçimde azarlanabilirsiniz (bundan tam olarak emin misiniz? bu hafta işinizi kaybetmeniz olası mı?), aramadığınız arkadaşlarınız sizi sonsuza kadar terkedebilirler (mantıklı olun!), vs., vs.

Şimdi de yeni bir olasılığa doğru bir yolculuk yapalım. Yukarıda yazdıklarımı zaten daha geçen haftadan yapmamış olduğunuzu, hatta belki bir aydır yapmıyor olduğunuzu düşünelim. Ne olur? Bu hafta başınıza gelebilecek en kötü şey nedir? Mahkemeye verilirseniz ne olur? İşten atılırsanız ne olur? Kiranızı ödeyemezseniz ve ev sahibiniz evi boşaltmanızı isterse ne olur?

Ben bir ipucu vereyim. Kötü olarak etiketlendirdiğimiz şeyler olur. Bunların sonucunda birşeyler olur ve biz onları iyi ya da kötü olarak ikiye ayırırız.

Bu biraz çocuk eğitiminde askerle, polisle, hocayla hatta arapla korkutulmaya benziyor. Bir ibadet yerinin kutsallığını sağlayan nedir? Büyük ölçüde zihninizdeki imajdır. Çevredekilerin konuşmalarına karşı hassas olan birinin karşısına çıkıp ana avrat dümdüz küfür edildiğinde o kişinin başından aşağıya kaynar sular dökülmesine neden olan şey nedir?

Ölüm, hastalık, kötü olaylar karşısındaki korkularımızın sebebi bu olayların kendisi midir? Yoksa onlara atadığımız anlamlar mıdır?

Şimdi başka bir hayal kuralım:

Gözlerinizi kapatın ve iki hafta sonrasına gidin. Bugün başlayan hafta içerisinde yapabileceğiniz birçok şeyi yapmadığınız için sıkıntı içinde olduğunuzu hayal edin. İçinize kapandığınızı, bir an evvel uykuya dalmak istediğinizi ve içinizden şu sözleri geçirdiğinizi düşünün: “Keşke şimdi iki hafta öncesinde olsaydım!”

Size iyi bir haberim var; şu anda tam iki hafta öncesindesiniz. Yaşamınızı iyiye doğru şekillendirmek bugün yapacaklarınıza bağlı.

Hali hazırda geleceğe göre geçmiş bir tarihte bulunmanın tadını çıkarın ve avantajını kullanın. İki hafta sonra keşke almasaydım diyebileceğiniz ayakkabıları bugün almama şansınız var. Ya da iki hafta sonra keşke yemek teklifini o gün kabul etseydim diyeceğiniz kişinin teklifini bu hafta kabul etme şansınız var. Zamanda geriye dönmek ister ya insan, işte dönülebilecek en uygun, en gerçekçi zamandayız şu anda.

Zaman zaten izafidir. Zamanı biçimlendirmek, “inansanız da inanmasanız da” değil, “isteseniz de istemeseniz de” sizin elinizde.

Bu anlattıklarımı uygulamak için ilk adımı atmak istiyorsanız size bir ipucu vereyim: Siz bu dünyada yaşayan en önemli insansınız.

Beklemek ve Ertelemek: İki Dipsiz Kuyu

Mayıs 14th, 2007

GIRGIR dergisini hatırlayanlarınız vardır diye tahmin ediyorum. Zamanında dünyada en çok satılan ikinci mizah dergisiydi. Orada çok sevdiğim, üzerinde yirmi yıl geçmiş olmasına rağmen hala dün gibi aklımda olan bir karikatür var. İdam cezası almış bir mahkuma ipi boynundan geçirmeden evvel “son arzun nedir” diye soruyorlar. O da “tıp okumak istiyorum” diyor.

İnsan birşey yapmak istediğinde, birşey yapması gerektiğinde direnir, önce yapacak başka işler bulur. Bu konuda en çok anlatılan örnekler ders çalışmaya oturmadan evvel yapılanlardır sanırım.

Başlarken verdiğim örnek biraz tuhaf kaçtı biliyorum ama insan psikolojisinde de böyle muazzam bir tezat var. Hadi o adam ölüme gidiyor ve bunu ertelemek arzusu karikatürize edilmiş. Ama çevrenize bir bakın, hayatı ertelemek için master üzerine master, doktora üzerine doktora yapan çok sayıda kişiye rastlarsınız.

İnsanoğlu, sadece gündelik işlerini değil; yaşamayı, bir yetişkin olarak kendi kararlarını almayı, özgürlüğünü kullanmayı da erteler.

Irvin Yalom bir kitabında karar vermeden beklemenin karar verme acısını hafifletmeye çalışmak olduğunu anlatıyor. Harekete geçmeyip beklemek, karar vermekten kaçınmak sanki “yeteri kadar zaman geçerse kararlar kendiliğinden ortaya çıkacakmış” hissi nedeniyle ortaya çıkar diyor.

Bir diğer yandan “carpe diem”, yani günü yakala gibi deyimler, bugünün işini yarına bırakma gibi öğütler ile bir yere varılamıyor. Bu öğütlerle çevrelenen insan karar verme becerisini sorgulamak yerine kendini güçsüz ve hasta olarak görüyor. Bu bir anlamda toplumun bir suçu. Henüz çocuk yaştan itibaren neler yapabileceğini değil neler yapamayacağını öğrenen insan gelecekte de bu olmazlarla yaşamaya devam ediyor.

Bazen de insan eğer kendi kararlarını kendisi verir ve bağımsız davranırsa çevre için yıkıcı olacağını ya da başkalarının hakkını yiyeceğini düşünür. Geleceği gözümüzün önünde canlandırarak bunun da aslında boş bir düşünce olduğunu, beklemek ve ertelemek için zihnin uydurduğu yeni duraklar olduğunu farkedebiliriz.

Bu konudaki yanılgılardan biri de kişinin birşeyi istediği halde yap(a)madığını zannetmektir. İnsanın istediği şeylerin peşinden nasıl koşturduğunu gözlersek bunu da kolaylıkla çürütebiliriz. Mesela çok istediği halde yüzmeye gidemediğini iddia eden biri maça gitmek için yüzmekten çok daha yorucu bir yolu büyük bir hevesle katedebilir. Benzer biçimde insanlar isteyip de yapmadıkları birçok konuda seve seve yaptıkları şeylerle karşılaştırma yaparak aslında birer seçim yapmakta olduklarını farkedebilirler.

Önemli olan şu kısa hayatı olup bitenin biraz daha farkında olarak, acısıyla tatlısıyla kaçmadan yaşamaktır.

Rüyalar Ne İşimize Yarar, Nasıl Yorumlanır

Mayıs 11th, 2007

Sanırım dünyada en çok satan kitaplar arasına rüya tabirleri üzerine yazılmış olanlar da girmiştir. Ayrıca birçok teyze, nine, amca rüya tabirinden anlar. Ama benim burada değerlendirmek istediğim konu o anlamdaki rüya tabiri değil. O daha ziyade şekillere belli, sınırlı ve katı anlamlar verilerek bakılan kahve falını andırıyor. Ben rüyaların sembolik diline psikolojik açıdan yaklaşmayı tercih ederim.

Tabii bu arada rüyalarında geleceği ya da o sırada gerçekleşmekte olan bir olayı görenler var. Bu konuya burada değinmeyeceğim. Bunların kayda değer iddialar olduğunu düşünüyorum. Parapsikoloji alanına giren bu konuda her geçen yıl gelişen çalışmalar yapılıyor. Konuya psikolojik açıdan yaklaşmam, parapsikolojiyi reddettiğim anlamına gelmesin diye bunu da not düşeyim dedim.

Rüyalarımız, bilinçaltımızın dili ile konuşur. Bu dil, çoğu kez, bilmediğimiz yabancı bir dilden daha yabancıdır. Bir kişinin rüyalarına dair anlamlı bir yorum yapabilmek için o kişiyi biraz tanımak gerekir çünkü rüyalarda görülen nesne, olay ve kavramların anlamları kişiden kişiye değişir. Psikolojide cinselliği ve cinsel rahatsızlıklar ile ruhsal hastalıkların nasıl birbirleri ile etkileşim içinde olduğunu araştıran, cinselliğe bol vurgu yapmasıyla tanınan Freud bile “bazen rüyada görülen bir yılan sadece bir yılandır” demiştir. Yani biri bize rüyasını anlattığında onun rüya dili ile bizim rüya dilimizi özdeş tutarak açıklama yapamayız.

Rüyaların sembolik dili, bilinçaltımızda bazı nesnelerin, bazı olayların kendi kişisel geçmişimiz doğrultusunda belli anılarımız, duygularımız ve düşüncelerimizle kurulan bağdan oluşur. Böyle bir konuda en iyi anlatım yolu örnekler üzerinden olabilir.

Rüyanızda Özgür adında birini görmeniz, özgürlük kavramına bir gönderme olabilir. Rüyanızda Özgür adında birinin kaybolduğunu görmeniz; bilinçaltınızda özgürlük hislerinizi kaybettiğinizi düşünmenizle alakalı olabilir.

Rüyanızda at görmeniz, geleneksel tabirlere göre murat anlamına gelmeyebilir. O at, bilinçaltınızda at yarışları oynamayı çok seven ya da Veliefendi Hipodromu yakınlarında oturan bir tanıdığınızı sembolize ediyor olabilir.

Rüyaların yorumlanması ile ilgili bir görüş, kişinin rüyasında gördüğü herkesin kendi ayrı bir yönünü temsil ediyor olabileceğine işaret eder.

Kişinin kendisini yaralanmış ya da vücudunu değişmiş olarak görmesinin ise çoğu kez bilinçaltındaki ölüm korkusuna vurgu yaptığı söylenir.

Her ne kadar herkesin bilinçaltı sembolik dili farklı ise de, psikoterapi vaka kayıtlarından yola çıkılarak bazı genellemeler yapılmış. Bunlardan ilginç bulduklarımdan biri kişinin rüyalarda kendi hayatını arabası olarak görmesi. Bir başka ilginç bulgu ise çoklu kişilik bozukluğu olan hastaların tedavi sürecinde rüyalarında birbirlerine sarılan insanlar, birbirlerinin içinden geçen su dalgaları görmeleri.

Rüya yorumları, mutlaka örneklendirilerek anlatılması gereken ve tek bir yazıya sığdırılamayacak bir konu. Bilinçaltının yarattığı sembolik dil ancak çok sayıda örneğin gözden geçirilmesiyle kazanılacak bir alışkanlık, deneyim ve birikim sonucu öğrenilebilir. Tabii bir de her yeni rüya yorumunda kişinin o ana dek bildiklerini bir yana bırakıp yeni rüyaya tarafsız gözlerle bakabilmesi gerekir.

Kişisel gelişim ve değişim açısından da rüya yorumlamanın rolü büyüktür çünkü rüyalar kişinin bilinçaltındaki temel korku, öfke ve benzeri engelleyici duyguların çözümlenmesine olanak sağlarlar.

Stresten Uzak, Gerçeklere Yakın

Mayıs 10th, 2007

Stres, anksiyete, huzursuzluk, endişe, korku gibi sıkıntılı durumlar hayatın gerçeklerinden uzaklaştıkça daha çok başımızı sarar. İnsan psikolojisinin ve zihnin işleyiş biçimiyle alakalı birşey bu.

Korktuğumuz, canımızı sıkan, bizi üzen birşey yaşadığımızda bunu en kısa zamanda unutmaya çalışırız ama unuttuklarımız ya da o an için unutmayı becerdiklerimiz gerçekte zihnimizden silinmez. Varlıklarını korumaları ve sürekli olarak yokmuş gibi davranılmaları nedeniyle kendilerini hissettirmek isterler. Bu hissettirme biçimi kendini genelde kızgınlık, karamsarlık, baş ağrıları, değişik psikosomatik rahatsızlıklar olarak gösterebilir.

Biraz daha açmak gerekirse; sabah uyandığımızda eğer yaşadığımız gerçeklerden kaçmak yerine “Selahattin’e şu kadar borcum var, Aysel benden telefon bekliyor, en geç iki hafta içinde diş doktoruma uğramam lazım, çocuklara yazlık ayakkabı alınacak, ayın şu gününde şu ödemem var” gibi hatırlatmalarla güne başlarsak sorunlarımıza çözüm getirme mekanizmalarımız daha erken ve daha etkili işlemeye başlar.

Bunu becerebilmek ise temel bir kendine güven ve kendini sevmeyi gerektiriyor. Alakası ise şöyle; kişinin en önemli sorumluluğu kendi yaşamına dair olan sorumluluğudur. Yani en önemli sorumluluğumuz iyi bir vatandaş, iyi bir eş, iyi birer anne baba, iyi bir dost, iyi bir sevgili, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan olmak değildir. Ancak insan kendisinden kaçtıkça az evvel saydığım ikincil sorumluluklara doğru yönelmeye başlar ve sorumluluk bilincini bunlarla tatmin etmeye çalışır.

Akşam geç saatlere kadar ofisten çıkmayıp masa başında iş yapanlar büyük oranda işin gerektirdiği sorumluluğu yüklenmekle değil kendileriyle ilgili sorumluluk duygularını bir yer değiştirme ile tatmin etmekle meşgul olurlar. Kişi bunu bilincinde farketmez. Bu durum bilinçaltına itilmiştir. Üzerinde çok durmaya gerek yok, yaşadığımız evrende varolan birçok şey gibi insan psikolojisi de mükemmel değil. Yapılması gereken ah vah etmek yerine kendimizi sevmekten ve kendimize saygı duymaktan başlayarak adım adım kendi sorumluluğumuzu üstlenmemizdir.

Kendimizi, yaşadığımız bir dizi olayın kurbanı olarak tanımlamak yerine başımıza gelenlerin sorumlusu olarak tanımlarsak bugünkü hayatımızı değiştirmek için gereken kudrete sahip olduğumuzu da görürüz.

Şimdi kimileri der ki param yok, zamanım yok, gücüm yok. Ben de diyorum ki bunlardan siz sorumlusunuz. Hayatın bazı gerçekleri değiştirilemez olabilir ama birçok şeyi değiştirmek de sizin kendi elinizdedir.

Özetle, strese neden olan faktörlerin önemli bölümü bize sıkıntı veren / verdiğini sandığımız olay ve durumlardan kaçmaktan kaynaklanır. Kendi hayatınızın dizginlerini elinize almaya karar verirseniz daha az stres yaşamanız mümkündür.

Hayat zaten çok kısa, daha sakin, daha huzurlu, daha neşeli, daha dolu bir yaşama direnmek biraz lüks değil mi?

Öğrenilmiş Acizlik

Mayıs 9th, 2007

Öğrenilmiş çaresizlik olarak da bilinir. Bu konuda anlatılan en ünlü psikoloji deneyi bir akvaryumdaki balıklar üzerinde yapılmıştır. Birbirini yiyen cinsten iki tür balık akvaryuma konmuş ancak aralarına da cam bir bölme yerleştirilmiştir. Diğerini yemek isteyen balık her hamle ettiğinde cam bölmeye carpmış dolayısıyla amacına ulaşamamıştır. Bir müddet sonra aradan cam bölme kaldırılmış, ancak balık artık öteki tarafa geçebileceği halde geçmemiş, diğer balığı yiyememiştir. Çünkü balık, diğer balığı yemekten aciz olduğunu, bu konuda çaresiz olduğunu öğrenmiştir.

İnsanoğlunun da bu balıktan fazla bir farkı yoktur. İnsan daha küçük yaşlardan itibaren yapabileceklerinden çok yapamayacaklarını öğrenir. Şöyle bir hafızamızı tazelersek aklımızdan yüzlerce “yapma, dur, ayıp, olmaz, bi dakka, gelme, gitme, şimdi olmaz, sonra, büyümen lazım, sus artık, gülme, ağlama, kıpırdama” anlamlarına gelen kelime geçtiğini görürüz. Bu engelleyici uyarılar daha çocuk olduğumuz yaşlardan itibaren beynimize iyice kazınır.

Uzmanlar çocukların aşağı yukarı 7 yaşına geldiklerinde sosyalleşme evrelerini büyük ölçüde tamamladığını belirtiyor. Maalesef bu sosyalleşmenin büyük bölümü de toplumun koyduğu kuralları öğrenmek ve neyin yapılmaması gerektiğini iyice bellemek anlamında.

Engellenen insan acizliği, çaresizliği öğreniyor ve yaşamına bununla devam ediyor. Günlük yaşam içerisinde bile hiç alakadar olmadığımız konularda birbirimizi engelleriz. Bunların başlıcaları birbirimize annelik / babalık ederken söylediğimiz “banyo yaptıktan sonra sokağa çıkma”, “o adamı gözüm tutmadı”, “çok sigara içiyorsun”, “bunları nasıl ödeyeceksin”, “hastalanırsan en olacak” gibi gerçekte kişinin sadece kendisini ilgilendiren ve kendi adına karar vermesi gereken konulardır.

Her ne kadar konumuzla birebir alakalı olmasa da, Tunç Kılınç’ın bugün yazdığı bir yazıyı okumanızı öneririm. Yazısında harika bir örneğe yer vermiş, örnek kısmını buraya almak istedim:

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzaktan bahsediyor. Bir hindistancevizi oyulduktan sonra iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanıyormuş. Sonra hindistancevizinin altına ince bir yarık açılıyor ve oradan içine tatlı bir yiyecek konuyor. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklükte, yarık içinde yumruk yaptığında ise elini dışarı çıkaramıyor.

Maymun, tatlının kokusunu aldıktan sonra yiyeceği yakalamak için elini içeri sokuyor, yiyeceği kavrıyor ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkaramıyor. Yani yumruk yarıktan çıkamıyor.

Avcılar geldiğinde maymun çılgına dönmesine rağmen yumruğunu açıp kaçmıyor.

“Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yok. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak ediyor. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmak” diyor Goldstein.

Nasıl yazının başında anlattığım balıktan çok farkımız yoksa bu örnekte anlatılan maymunlardan da fazla farkımız yok. Etrafta gördüklerimizi, yaşadığımız kısıtlı sayıda deneyimi nedense hemen kural haline getiriyoruz ve sonraki davranışlarımızda alakalı olsa da olmasa da bu kurallara sıkı sıkıya bağlı kalıyoruz. Oysa hayat bize sürekli her karşılaştığımız yeni olayı kendi başına değerlendirmemiz gerektiğine dair ipuçları veriyor. Elbette deneyim çok değerli ama neden deneyimin başarısızlıklardan ve engellerden oluşan birşey olduğuna dair bir inanç var? Neden tecrübe “atılan kazıkların bileşkesi” olarak tanımlanıyor?